Tiyatro

Hakan Altıner    |  

Bir Tiyatrocu’nun Günlüğünden

“Doğduğu gün de, bugün de tiyatronun asıl amacı nedir?

Dünyaya bir ayna tutmak, iyilerin İyiliklerini, kötülerin kötülüklerini göstermek, çağımızın ne olup olmadığını, ortaya koymak…

“Gerçeği büyültmek ya da küçültmekle cahilleri güldürebilirsiniz ama bu düşünenleri üzer; oysa bir tek bilgili dost, bilgisiz bir kalabalıktan daha önemli olmalı sizin için.”

böyle diyor Shakespeare Usta, hem de yüzyıllar önce…

Bizim sevgili mesleğimizin esası bu. Bizim mesleğimiz, tek adıyla “ Tiyatroculuk”.

Çok söylenen, benim de yüzde yüz katıldığım bir saptama var : “Seyirciler bizim meslektaşlarımızdır aslında “. Çok doğru, çünkü seyirci olmadan, tiyatro yapılamaz; ya da eski ustalarımızın tabiriyle

“Marifet iltifata tabidir “

  1. meslek yaşımı doldururken, “başlangıç öyküsü”nü merak edenler olabilir, anlatayım :

1969, Ağustos’un son günleri… İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde kayıt işlemlerini tamamlamış, tam da eve dönmek üzere yolda yürürken, bir rastlantı neredeyse tüm hayatını değiştirdi. Arkadaşım, Yekta Kara ile karşılaştım. Çok küçük yaşta, konservatuarda şan eğitimi almaya başlamıştı. Nitekim, sonra, ünlü bir opera sanatçısı oldu, rejisör oldu, olağanüstü güzel operalar sahneye koydu, hatta Devlet Operası İstanbul Sanat Yönetmeni ve Müdürü de oldu. Bu eğitiminin yanı sıra, bir önceki yıl, tiyatro bölümünü de kazanmıştı. “Sen tiyatrodan vazgeçemezsin, hem

hukuk bölümünde öğrenci olman, konservatuvarda da eğitim görmene mâni teşkil etmiyor,” diyen Yekta, beni kolumdan tutup, evet hiç abartmıyorum, resmen kolumdan tutup, neredeyse sürüklercesine İstanbul Belediyesi Konservatuarı’na götürdü. İdare müdürü Muhteçin Bey, “ Yanında vesikalık fotoğrafın var mı ?” dedi.

Biz, o zamanlar, cebimizde, nüfus cüzdanımızın yanı sıra, mutlaka vesikalık fotoğrafımızı da taşırdık. Aday kaydım yapıldı, sınav günü yaklaşık dört yüz aday ile birlikte sınava girdim. Sıram geldi, içeriye girdim, jüri üyelerini görünce tamamen dizlerimin bağı çözüldü :

Yıldız Kenter, Çetin İpekkaya, Melih Cevdet Anday, Sabahattin

Kudret Aksal, Nedim Otyam…

Sonuçların açıklandığı listeye, bugün bile hatırladığım bir yürek çarpıntısıyla baktım; artık hem Hukuk Fakültesi, hem de konservatuvarda öğrenciydim.

Hazırlık Sınıfı, ilk sahne dersi, Yıldız Hoca, tüm tatlılığıyla soruyor tek tek :

“Hoş geldin, adın soyadın ? Ne olmak için burayı seçtin ?”

Herkeste aynı cevap, doğal olarak : “Oyuncu olmak için.” Sadece sıra bana gelince yanıtım biraz değişik:

Adım Hakan Altıner, rejisör olmak istiyorum efendim.

Hoca bir an durdu, sonra yüzüne bir tebessüm yerleşti ve “Nihayet şuurlu bir ses çıktı.” dedi. O günden sonra, kelimenin tam anlamıyla el koydu bana. En sevdiği ve öğretmek istediği “yönetmenliğe “ hevesli bir öğrencisini bulmuş olmanın coşkusuyla; ders içinde / ders dışında, yer ve zaman gözetmeksizin, ne biliyor, ne izliyorsa paylaşmaya başladı benimle. Gerçek bir usta/çırak ilişkimiz oldu ve bugün her yerde, her fırsatta söylediğim gibi ; “ Bugün bu işimi yaparak, evime ekmek götürüyorsam, bunu öncelikle, ustama, Yıldız Hocama borçluyum”

Konservatuvarda okurken; Yıldız Kenter, Çetin İpekkaya, Seyid Mısırlı, Melih Cevdet Anday, Sabahattin Kudret Aksal, İncila Yar, Mürşide Evyapan gibi değerli isimler, öğretmenlerimiz oldu. Oyunculuk, estetik, diksiyon, fonetik, tiyatro tarihi, dekor, eskrim, kostüm. Bütün bu dersleri verirken, bu özel mesleği sevmemizi sağladılar, hayatı, disiplini, özdenetimi, üslubu, ciddiyeti, hayal ve hayat bilgilerini en doğru biçimde özümsemeyi, mesela bir prova esnasında, bir şeyler ters gittiğinde paniğe kapılmadan, sükunetle davranıp, sorunu çözmeyi öğrettiler. Şimdi düşünüyorum da, donanımlı bir biçimde yetişmemiz içindi tüm çabaları. Bizi yaşama ve sahneye hazırladılar.

1985’in sıcak bir Ağustos sabahı, dava dosyaları arasında ölesiye sıkılarak, çalışıyorum. Telefon çaldı, sekreterim “ Yıldız Kenter arıyor” dedi… Tabii ki, konservatuar arkadaşlarımızla, aradığımız zaman sıkça yaptığımız “ Marlon Brando arıyor” şakalarından biri olduğuna inanarak, “ Efendim ? “ dedim.

“Oğlum…” Bu asla taklit edilmez ses ve vurgu, “ Sen bu defteri kesinkes kapattın mı ? “

“O defteri siz açmıştınız, siz kapatmadığınız sürece kapanmaz,” diye

yanıtladım heyecanla,

“ O zaman, yarın sabah, yedi buçukta, beni evden al.”

Hiçbir açıklama yok. Sadece bir öğretmenin, en sevgili öğretmenin buyruğu “ Saat yedi buçukta beni evden al !” Sonrası uykusuz bir gece ve saat tam yedi buçukta, Aşiyan Apartmanı’nın kapısını çalış. Bebek’ten Beşiktaş’a kadar Yıldız Kenter hiçbir açıklama yapmadı. Aradan bu kadar yıl geçmemiş gibi günlük sohbetler. “Ne yapıyorsun bu aralar? Nasıl gidiyor avukatlık? “ filan…

Dayanamayıp, “Şoför olarak, nereye gittiğimizi sorabilir miyim ?” dedim. Cevabı yine kısa ve netti:  “Bizim tiyatroya canikom.” Aylardan Ağustos, tiyatrolar tatil. Neyse binaya geldik. Baktım, Tuna Abla o saatte gişeyi açmış oturuyor. İşin içinde bir gariplik var ama, Yıldız Hoca bana dönüp “Işıkları aç, bana da bir kahve yap canikom ! “ dedi. Ve Tuna Abla’ya “Misafirimiz geldi mi?” diye sordu. “Hayır” yanıtı üzerine, usulca fuayeye inen merdivenlere yöneldi.

Misafir kimdi acaba? Yıldız Kenter yüzünde sakin bir ifade, hemen hiç konuşmadan, sessizce kahvesini yudumluyordu. Derken ayak sesleri, yaklaşan telaşlı ayak sesleri…

Yıldız Hoca kalkıp kapıyı açtı ve odaya, tüm ışıltısı ve güler yüzüyle Gencay Gürün girdi; bir ay kadar önce, Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği’ne atanmış olan o hanımefendi.

Yıldız Hoca, yüzünde kocaman bir tebessümle, “ Gencay, bana bir sağ kol lazım demiştin, bir dönemdir tiyatroya küsmüş olan öğrencimi, Hakan Altıner’i öneriyorum…” dedi ve sustu.

Kısa, çok kısa bir sessizliğin ardından Gencay Gürün ile tatlı bir sohbete başladık. Konuşmalar ilerledikçe, Yıldız Hoca’nın, Gencay Hanım’ı, benim hakkımda, hiç bilgilendirmemiş olduğunu fark ettim. Bilinçli yapmıştı bunu hoca. Tüm deneyimleriyle, böylesine önemli bir kararı, tarafların özgürce, birbirlerini tanıyarak, önyargılara kapılmadan vermesini amaçlamıştı. Öyle de oldu, neredeyse, yirmi dakikanın sonunda, gözlerinde menevişlenen yeşil mavi ışık çakımları ve tüm zarafetiyle dönüp, “ Şehir Tiyatrosu’nda müdürlük görevini kabul eder misiniz ? ” diye sormasın mı?

 

“ Onur duyarım efendim” dedim. “Ama, bu göreve sadece ve sadece sanatçı kadrosu ile gelmek isterim.” Çünkü, söz konusu olan bu müdürlük belediyeye bağlı yirmi iki müdürlükten biriydi ve atamalar müdürlükler arası tayin yoluyla yapılırdı. İleride, Belediye Başkanı değişince, sorgusuz sualsiz bir başka müdürlüğe, mesela Kartal Fen İşleri Müdürlüğü’ne gönderilmem mümkündü. Yıldız Kenter gülümseyerek beni dinledi ve “Gördün mü, işte sana akıllı bir sağ kol Gencay’cığım.” dedi. 

Aynı gün Gencay Hanım ile dönemin Belediye Başkanı Bedrettin Dalan’ın ziyaretine gittik. Durum enine boyuna tüm detaylarıyla tartışıldı. Ancak Genel Sekreter ve “ Dalan’ın sağ kolu ”Atanur Oğuz, tayinim gündeme geldiğinde, sanatçı kadrosu ile atamanın, bir takım yasal nedenlerle yapılamayacağını belirtip “ ‘ Sizi hukuk diplomanızla istiyoruz, konservatuar diplomanızla değil.” diye kestirip attı.

“ O zaman kabul edemem “ diye yanıtladım.

Büyük bir hayal kırıklığı içindeydim, sadece ben değil; ilk gördüğümüz anda birbirimizi sevdiğimiz Gencay Gürün ve Bedrettin Dalan da.

Saraçhane’deki Başkanlık binasının kapısında vedalaştık Gencay Hanımla.

“Hay Allah, çok üzüldüm. Oysa birlikte çok iyi şeyler yapacaktık.” dedi. Vedalaştık, sonra da arabasına binip gitti. Geç vakit büroya gelip oturdum. Bu virajı almam gerekiyordu.

Tiyatroya, Gencay Hanım’a telefon açtım.

“Gencay Hanım, Hakan, ben. Rahatsız etmiyorum inşallah.”

“ Yoo. Çalışıyordum ben de.”

“ Toplantıdaysanız, bölmeyeyim o zaman.”

“ Hayır, yalnızım.”

“Affedersiniz ama, akşamın bu saatinde, yalnız başınıza, ne yapıyorsunuz tiyatroda?”

“Bugün de konuşmuştuk ya, gelecek sezonun repertuarını belirliyorum.”

“Bugün, bir de ortak simit zevkimizden konuşmuştuk. Çayınız var mı?”

“Tabii var. Hüseyin Efendi yeni demledi.”

“O zaman, ben de simitleri alıp, geliyorum, müsaadenizle.”

“Ne iyi olur, bekliyorum.”

 

Kararım kesindi. Elimde mevcut, kırk iki adet dava dosyasını hemen güvendiğim avukat arkadaşlarıma devrettim, ertesi sabah da baroya koşup, kaydımı dondurdum. Artık işsizdim. İşime kendim son vermiştim. Beş buçuk ay boyunca, tek kuruş maaş almadan, hiçbir statüm olmadan, her gün İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrolarında gidip Gencay Gürün ile çalıştım. Sezon repertuarını hazırladık beraber. Rol dağılımları, oyun programları, davetler, toplantılar. Adı konmamış, statüsü yok, bir danışmandım sadece. Belediye’deki saatler süren, toplantılara da birlikte gidiyorduk; yine, böyle toplantıların birinde, saat gece yarısını çoktan geçmişken, Başkan;

“Hakan, sen bize vicdan azabı oldun.” dedi “ Neden efendim”

“Beş buçuk aydır, her işte birlikte çalışıyor, mesai harcıyoruz. Ve hala ne bir statün var, ne de maaşın.”

“Teşekkür ederim ama benim bir şikâyetim yok.” diye yanıtladım.

“Keşke bir emsal olsaydı elimizde.” diye araya girdi Atanur Bey.

Zihnimde bir şimşek çaktı desem, abartmış olmam.

“Emsal var efendim; biz, Belediye Konservatuarı’nda öğrenciyken, besteci ve flüt hocası Nedim Otyam, hem sanatçıydı, hem de müdürümüzdü.” diye açıkladım.

Hemen, Nedim Bey’in dosyasını istetti Dalan. O zaman, daha bilgisayar filan icat edilmemiş; arşiv müdürünün evine araba gönderildi, adamcağız yatağından kaldırılıp, telaş içinde, Başkanlığa geldi ve Nedim Otyam’ın dosyasını başkanın önüne koydu. Başkan, soluk pembe, DMO amblemli karton dosyanın kapağını kaldırdı ve ilk sayfadaki, sanatçı Nedim Otyam’ın aynı zamanda Belediye Konservatuarı Müdürü olarak atanmasına ilişkin, dönemin Belediye Başkanı’nın imzasını taşıyan yazıyı, yüksek sesle, adeta tane tane okudu ve hemen talimatını verdi:

 “ Hakan Bey’in atama yazısını şimdi hazırlayın ve bana imzaya getirin.”

Böylece, beş yıllık Şehir Tiyatrosu Müdürlüğü macerası başladı. Hikâye sürüp gidiyor, sağlığım ve ömrüm elverdiği sürece de devam edecek. Peki sonra ?

Ne diyor, Anton Çehov, Üç Kız Kardeş’in finalinde?

“Tanrım, zaman geçecek. Bizler büsbütün silinip gideceğiz. Bizi unutacaklar, yüzlerimiz unutulacak… Seslerimiz, kaç kişi olduğumuz. Ama çektiğimiz acılar, bizden sonra gelenler için neşeye çevrilecek. Mutluluk ve barış gelecek şu yeryüzüne. O zaman şimdi yaşananları, sevgiyle, hayırla anacaklar.”

Hakan altiner 150x150
Hakan Altıner
Danışman & Eğitmen

Hakan Altıner; İstanbul Hukuk Fakültesi ve İstanbul Belediye Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nü bitirdi. Konservatuvar boyunca ve bitiminden bir süre sonra oyunculuk, konservatuvarda öğretim üyeliği ve yönetmenlik; İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda yönetmenlik görevinin yanısıra beş yıl süreyle müdürlük; Beşiktaş Belediyesi Akatlar Kültür Merkezi’nde üç yıl süreyle Genel Sanat Yönetmenliği yaptı. 1990 yılından bu yana Topluluk Önünde Konuşma ve İleri Oyunculuk Eğitimi vermektedir.
(
Devamı için Tıklayınız)

Yorumlar devre dışıdır