Tavla
“Hadi, tavla oynamaya gidelim baba” dedim.
Karşıdaki uzak tepelere bakan gözlerini çevirdi.
Sesimi duymuştu ama söylediklerimi anlamamıştı.
“Ne diyorsun?” dedi.
Artık çok az işitiyor. İşitme cihazının da pek faydası olmadı.
Yüzüne doğru eğilip yüksek sesle tekrarladım:
“Oyun salonuna gidelim, istersen dedim. “Tavla da oynarız”.
İsterdi, çünkü konuları tüketmiştik.
Sabahtan bu yana herkesin çok iyi olduğunu ve Ona sevgilerini gönderdiğini, İstanbul’da havanın daha güzel olduğunu, evet, fiyatların gerçekten çok yükseldiğini ama bizim rahat
olduğumuzu ve bunun için de sürekli şükrettiğimizi anlatmıştım.
Torunlarının da Onu çok özlediğini ama yoğun tempoları nedeniyle ziyaretine gelemediklerini de eklemiştim.
O da biliyordu torunlarının her gün beyin ameliyatı yapmadıklarını ama ses çıkarmadı.
“Soranlar sağ olsun” dedi. “Herkes meşgul, biliyorum. Kimse benim için yorulmasın”.
Ankara’nın sararmış, uzak tepelerine baktık bir süre.
Kaldığı bakımevi şehrin dışında sayılırdı ve hava soğuktu. Orta Anadolu’nun sert kışı gri bir yorgan gibi serilmişti şehrin üzerine.
Çıplak ağaç dallarındaki gürültücü kargaların sesinden başka bir gürültü de yoktu.
Çocukluk yıllarımdan bu yana biriken tüm acılar, pişmanlıklar ve özlemler odanın içinde yerlerini almışlardı.
İkimizin de “keşkeleri vardı. Ne çok kırmıştım Onu.
Mazeretim vardı tabii ama neye yarar. Biliyorduk artık tartışmanın bir faydası olmadığını.
Belki de o yüzden sessizce bakıyorduk birbirimize.
İşte o zaman aklıma geldi ve heyecanla seslendim babama:
“Hadi tavla oynamaya gidelim”.
Bakımevinin geniş oyun salonunda televizyona bakan birkaç yaşlı’ dan başka kimse yok.
Tavla oynamayalı çok olmuş. Pulları yanlış dizmişim.
Düzeltti babam. Zarları yuvarladıktan sonra da dikkatle baktı bana.
Anlamıştım, zarları göremiyordu ve benim ona söylememi bekliyordu.
“İki iki” diyecektim ki durdum. Farsça söylememden hoşlanırdı: “Dubara” dedim.
Sevinmişti. Böylece onun zarlarını kimi zaman Türkçe, hatırlayabildim kadarıyla da Farsça söyledim.
O da benim yerime oynadı birkaç kere.
Altı-dört kapısını alamadığım için de söylendi bir süre.
“Eskiden de böyleydi bu çocuk” dediğini bile duydum.
Sonuçta yendi beni tabii ki. Tavlayı koltuğumun altına sıkıştırmadığına şükrettim.
Tren saati yaklaştığında “Paran var mı?” diye sordu babam.
Artık koca adam olduğumu ve kendi paramı kazandığımı söylemedim. Yavaşça cebime koyduğu demir bozukluklar için de sadece teşekkür ettim.
Binanın giriş kapısına kadar geldi benimle. Otobüse nasıl bineceğimi tarif etti.
Kucaklaşırken de kulağıma fısıldadı: “Öğren şu oyunu artık”.
“Peki, baba” dedim gülerek.
Kendi kendime de söz verdim.
İlk fırsatta oğlumla tavla oynayacaktım.
Henüz vakit varken…

Prof. Dr. Yusuf Can Erdem, yönetim danışmanlığı, pazarlama ve akademi alanlarında zengin deneyime sahip başarılı bir profesyonel ve akademisyendir. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden İşletme Lisansı, ABD’nin Kuzey Karolina eyaletindeki East Carolina Üniversitesi’nden Yüksek Lisans ve Yeditepe Üniversitesi’nden Doktora derecelerine sahiptir.
Prof. Dr. Erdem profesyonel yolculuğuna PwC’de yönetim danışmanı olarak başladı ve burada stratejik planlama, operasyon yönetimi ve iş dönüşümü alanlarında değerli deneyimler kazandı. Daha sonra üst düzey şirketlerde, özellikle General Electric-Tradanet’te, çeşitli ve küresel bir ekibi yöneten Genel Müdür olarak görev yaptığı pazarlamada yönetici rolleri üstlendi.

