Kendine

Kendine Dönmenin Psikolojisi

İnsan Neden Aynı Yerlere Döner?

Tekrar Zorlantısından Kendilik Farkındalığına Bir Bakış

“İnsanlar yalnızca acı veren deneyimleri kazara tekrar etmiyordu; farkında olmadan onlara geri dönüyorlardı.”

— S. Freud

Freud, insan zihninin yalnızca haz arayan bir yapı olmadığını fark ettiğinde buna “tekrar zorlantısı” adını verdi.

İnsan bazen kendisine acı veren deneyimlerden kaçmaz. Tam tersine, farkında olmadan onlara geri döner. Aynı ilişkilere, aynı tükenişlere, aynı değersizlik duygusuna, aynı iç sıkışmasına…

Çünkü zihin her zaman mutlu olanı değil, tanıdık olanı seçer.

Bu yüzden bazı insanlar sürekli kendini kanıtlamak zorunda olduğu ortamlarda kalır. Bazıları tükenene kadar çalışır. Ya da tersi: Bazıları uzun süre hareketsiz kalıp kendi potansiyeline yabancılaşır.

Dışarıdan bakıldığında bunlar “yanlış seçimler” gibi görünebilir. Oysa bazen mesele seçimden çok, zihnin eski bir hayatta kalma biçimini tekrar etmesidir.

Modern insanın en büyük krizlerinden biri de burada başlıyor:

Kendi değerini sadece üretken olduğu zaman hissedebilmek.

Uzun süre işsiz kalan, dışlanan ya da toksik yapılardan çıkan birçok insan yalnızca maddi kayıp yaşamaz. Aynı zamanda kimlik kaybı da yaşar. Çünkü yıllarca “işe yarayarak” var olmuş bir zihin, durduğunda kendisini anlamsız sanmaya başlar.

Oysa insanın değeri yalnızca performansından ibaret değildir.

Narratif yaklaşımlar ve terapötik süreçler tam da burada önem kazanır. İnsan anlattıkça, paylaştıkça ve kendisini güvenli bir ilişkisel alan içinde duyabildikçe, kendi hikâyesine dışarıdan bakmaya başlar. Psikodramada bazen bunu sözle değil, eylemle yaparız; rol değişimleriyle, sahnelemelerle, tekrar eden örüntüleri görünür hâle getiririz.

Çünkü insan bazen yalnızca yaşayarak değil, anlatarak da dönüşür.

Belki de farkındalık dediğimiz şey budur:

Kişinin kendi tekrarlarını ilk kez görebilmesi.

Bazen bu tekrarları zihinden önce beden fark eder. Omuzlardaki gerilim, iç darlığı, sürekli yorgunluk hissi ya da dinlenememe hâli, insanın uzun süredir taşıdığı görünmez yüklerin sessiz dili olabilir.

C. G. Jung’un söylediği gibi, insan ancak kendi karanlığını fark ettiğinde dönüşmeye başlar. Ve bazen en önemli farkındalık şudur:

Kişi aslında acıyı değil, tanıdık olanı tekrar etmektedir.

Gurdjieff ise insanın çoğu zaman otomatik tepkilerle, adeta mekanik biçimde yaşadığını söyler. Ona göre dönüşümün başlangıcı, kişinin kendisini gözlemleyebilmeye başlamasıdır.

İnsan ilk kez hem yaşayan hem de kendisini izleyen tarafı aynı anda fark ettiğinde, otomatik tekrarların dışına küçük bir bilinç alanı açılır.

Belki de özgürlük tam burada başlar:

Kişinin kendi hayatını ilk kez dışarıdan görebilmesinde.

V. Frankl ise insanın en zor koşullarda bile anlam arayabildiğini söyler. Belki de insanı ayakta tutan şey, her şeyi çözmüş olmak değil; yaşadığı şeye rağmen hâlâ bir yön seçebilmektir.

Tasavvuf düşüncesinde insanın kendisini sorgulayan, kendi eksikleriyle yüzleşen tarafı “nefs-i levvâme” olarak ifade edilir. Kişi burada yalnızca kendisini yargılamaz; aynı zamanda kendi tekrarlarını, kırılmalarını ve yönelimlerini fark etmeye başlar.

Belki de dönüşüm tam burada başlar:

İnsan ilk kez otomatik yaşamak yerine, kendisine bakmaya başladığında.

İyileşme de tam burada başlar.

Tekrarın içinde olduğunu fark ettiğin anda.

Çünkü farkındalık, insanı otomatik tekrarın içinden çıkarır. Kişi ilk kez kendine şunu sorabilir:

“Ben gerçekten bunu mu istiyorum, yoksa sadece alıştığım şeyi mi sürdürüyorum?”

Belki de insanın kendine yapacağı ilk iyilik, kendi tarafında durmayı öğrenmesidir.

Çünkü bazı insanlar hayatları boyunca hep başkalarını taşır:

anlar,

idare eder,

fedakârlık yapar,

dayanır,

çözmeye çalışır.

Ama bir noktadan sonra insanın içinden şu soru yükselir:

“Peki beni kim koruyacak?”

İşte tam bu soru, insanı kendi tarafına çağıran sestir.

“Bugün bana ne iyi gelir?”

“Bugün beni ne mutlu eder?”

Bazen dönüşüm, insanın ilk kez bu soruları kendisine gerçekten sormasıyla başlar.

Bu bazen büyük cevaplar değildir.

Bir kahve,

küçük bir yürüyüş,

kendine alınan bir dondurma,

gün boyunca kendini suçlamadan nefes alabilmek,

ya da sadece kendi iç sesine biraz daha şefkatli yaklaşabilmek…

Çünkü insan bazen hayata büyük ideallerle değil, küçük iyiliklerle tutunur.

Ve belki de en zor öğrenilen şey şudur:

Kendini sevmek, her şeyi çözmüş olmak değildir.

Kendini sevmek, çözülmemiş hâlinle de kendi tarafında kalabilmektir.

Tugba ozkabakci 150x150
Tuğba Özkabakçı
Danışman & Eğitmen

Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü 1996 mezunu olan Tuğba Özkabakçı, 2006 yılında IPI – İstanbul International Zerka Moreno Institute bünyesinde eğitimini tamamlamış; 2010 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Anabilim Dalı Human Resources Management and Development Yüksek Lisans Programı’nı bitirmiştir.

(Devamı için Tıklayınız)

Yorumlar devre dışıdır