Marifete yolculuk

Marifete Yolculuk

İlk fark ettiğinde ne aradığını bilmiyordu. Sadece bir eksiklik hissi vardı; adı konmamış, şekli olmayan ama kalbinin en derin yerinde kendini sürekli hatırlatan bir boşluk… Hayatı doğru yaşadığını sanıyordu: öğrenmişti, başarmıştı, ilerlemişti. Ama her ilerleyiş, içinde açıklayamadığı bir uzaklaşmayı da beraberinde getiriyordu.

Sanki kendisinden uzaklaşıyordu.

Bir gün, hiçbir sebep yokken durdu. İşte tam o duruş anında, dışarıdan bakıldığında sıradan görünen o sessizlikte, içinden bir ses yükseldi. Ne kelimeydi ne de cümle. Bir çağrıydı bu. Kalpten kalbe, adı olmayan bir davet.

O gün, yürümeye başladı. Nereye gittiğini bilmeden, ama artık bir şeyden kaçmadığını hissederek…

Yolun başında bilgi vardı. Okudu, dinledi, sordu. Tasavvuf dedi okudukları; ilahi aşk dedi işittikleri, mistik yolculuk dedi duydukları… Hepsi zihnini besliyordu ama kalbinde hâlâ bir kilit vardı. Anladı ki bilgi, kapıya kadar getiriyor; fakat kapıyı açmıyordu.

Bir gece, rüyayla uyanıklık arasında bir hâlde, kendi kalbine bakar gibi oldu. Orada bir tohum gördü. Küçücük ama canlı. Ona dokunduğunda içinden bir cümle yükseldi:

“Aradığın şey, zaten sende.”

İşte o an, yolculuğun yönü değişti. Dışarıdan içeriye doğru…

Artık sormayı bıraktı, dinlemeye başladı. Sadece kulakla değil; göğsüyle, nefesiyle, susuşuyla… Nefes alıp verişinde bir ritim fark etti. Kalbiyle aynı ahenkte atan bir çağrı. O çağrı onu teslimiyete götürdü. Teslimiyet; vazgeçmek değildi, kontrolü bırakmaktı.

Zamanla anladı: İlahi aşk, birine duyulan sevda değildi. O, insanın kendindeki ilahi cevheri fark etmesiydi. Kendine değil; kendinde saklı olana âşık olmaktı.

Bir gün sema izledi. Dönen bedenleri değil, merkezde sabit kalan hakikati gördü. Dönenlerin yüzünde benlik yoktu. Ne iddia ne korku ne geçmiş… Sadece “şimdi” vardı. İşte o an kalbiyle bildi:

“Marifet, kendini bilmek değil; kendini bırakabilmektir.”

O günden sonra hayatı değişmedi belki, ama bakışı değişti. Artık her şey bir işaretti. Acı, öğretmen; sevinç, hatırlatıcı; yalnızlık, aynaydı. Kaçtığı her şey, onu kendine geri getiriyordu.

Bir gün kendi marifetini fark etti. Bu, özel bir yetenek değildi. El becerisi, söz ustalığı, görünür bir maharet hiç değildi. Onun marifeti, insanların kalbine dokunabilme hâliydi. Susarak, dinleyerek, var olarak… Kendi iç yolculuğunda açılan kapılar, başkalarına da ışık oluyordu.

Anladı ki marifet, “ben yapıyorum” dediği anda kayboluyordu. Ama “benden oluyor” dediğinde çoğalıyordu.

Artık aşkı bir duygu olarak değil, bir hâl olarak yaşıyordu. Yürürken, bakarken, konuşurken… Hatta düşerken bile. Çünkü düşüşte de bir çağrı vardı. İlahi olan, sadece yüksekte değil; en dipte de nefes alıyordu.

Sonunda şunu fark etti: Yol hiç bitmiyordu. Ama yolun kendisi, artık yük değildi. Aşk, varılacak bir menzil değil; yürüyüşün ta kendisiydi.

Ve bir gün, sessizce şunu fısıldadı:

“Ben arayan değilmişim.

Arananmışım.”

İşte o an, marifet tamamlandı.

Ama yol…

Aşkla devam ediyordu.

Canan Tutuncukara 2 150x150
Canan Tütüncükara
Danışman, Eğitmen & Koç

1981 doğumlu olan Canan Tütüncükara, Gökdil Koleji’nden mezun olduktan sonra, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi’nde bölüm temsilciliğinin yanı sıra, gönüllü iş birliğiyle bir vakıfta ‘Çocuklarla Uygulamalı Tiyatro ve Drama Metin Yazarlığı’ yapmıştır. BİLGİ MAP lisans eğitimi ardından, BİLGİ HRM-İnsan Kaynakları Yönetimi yüksek lisansını, Gestalt Koçluğu ve İK Organizasyon Yönetimi eğitimlerini “Türkiye’deki Koçluk Sektörü” konulu proje teziyle başarıyla tamamlamıştır. (Devamı için Tıklayınız)

Yorumlar devre dışıdır