Bagimliligin biyolojisi

Korhan Alev     |  

Bağımlılığın Biyolojisi

“Karanlığın Kimyası, Ruhun Çatlağı ve Hastalık Olmayan Bir Yazgı”

Bağımlılık, insanın kendi içine açılan en karanlık kapılardan biridir. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2023 verileri, 296 milyon insanın bu kapıdan geçtiğini söylüyor. Ama sayıların dili, insanın içindeki geceyi anlatamaz. Çünkü bağımlılık, istatistiklerin değil, ruhun çatlaklarının konusudur. Her bağımlı, kendi içindeki boşluğun etrafında dönen bir gezegendir. Kimi bu boşluğu bir maddeyle doldurmaya çalışır, kimi bir ekranla, kimi bir insanla, kimi bir davranışla. Ama hepsinin ortak noktası şudur:

İnsan, dayanamadığı bir acıyı susturmak için bağımlı olur.

Gabor Maté’nin cümlesi bu gerçeğin kapısını aralar:

“Bağımlılık, alınan maddeyle ilgili değil; kişinin acısıyla kurduğu ilişkiyle ilgilidir.”

Bu acı, yalnızca psikolojik değildir. Beynin kimyası da bu karanlığa eşlik eder. Dopamin, mutluluğun değil, özlemin kimyasalıdır. Bağımlılık yapan maddeler dopamin seviyesini doğal sınırların 2 ila 10 katına çıkarır. Bu, beynin ödül merkezinde bir “ışık patlaması” yaratır; ama her ışık patlaması gibi, göz kamaştırır ve geride daha koyu bir karanlık bırakır. Nörobilimci Judith Grisel’in sözleri burada yankılanır:

“Beyin, dengeyi korumak için kendini değiştirir. Bağımlılık, bu değişimin bedelidir.”

Bu değişim, yalnızca kimyasal bir adaptasyon değil, insanın kendi içindeki boşluğu daha yüksek bir sesle bastırma çabasıdır. Tolerans gelişir; beyin reseptörlerini kısar, kişi daha fazlasına ihtiyaç duyar. Bu, ruhun karanlıkla yaptığı bir pazarlıktır:

“Beni bir anlığına sustur, bedeli ne olursa olsun.”

Madde kesildiğinde ise amigdala alarm verir; kortizol yükselir, beden “tehlikedeyim” diye bağırır. Yoksunluk, yalnızca kimyasal bir eksiklik değil, insanın kendi karanlığıyla baş başa kalma korkusudur. Bağımlı, maddeyi değil, kendi gölgesini bırakmaktan korkar. Bu noktada bağımlılık ile alışkanlık arasındaki fark, bir patika ile bir uçurum arasındaki fark kadar büyüktür. Duke Üniversitesi’nin 2019 araştırması, günlük davranışlarımızın %45’inin alışkanlıklardan oluştuğunu söyler.

Alışkanlık, beynin enerji tasarrufu için kurduğu küçük bir yolculuktur. Bağımlılık ise o yolculuğun bir girdaba dönüşmesidir. Alışkanlık bir tekrar; bağımlılık bir teslimiyet. Peki bağımlılık bir hastalık mıdır? Tıp dünyası çoğu zaman “evet” der. Beyindeki yapısal değişiklikler, genetik yatkınlıklar, ilerleyici seyir…Bunların hepsi hastalık modelini destekler. Ama insan davranışı, yalnızca biyolojik bir mekanizma değildir. İnsan, yalnızca etten ve sinirden ibaret değildir; insanın bir ruhu, bir hikâyesi, bir karanlığı vardır. Nörobilimci Marc Lewis’in sözleri bu tartışmanın merkezine bir bıçak gibi iner:

“Bağımlılık bir hastalık değil; öğrenilmiş bir alışkanlığın aşırı güçlenmiş halidir.”

Bu bakış açısı, bağımlılığın iradeden tamamen bağımsız bir süreç olmadığını hatırlatır. İnsan, bağımlılığın içindeyken bile davranışlarını değiştirebilir. Bu, hastalık modelinin eksik bıraktığı noktadır:

Bağımlılık, yalnızca beyindeki bir bozukluk değil, insanın yaşamla kurduğu ilişkinin bir sonucudur. Hastalık modeli, kişiyi pasifleştirme riski taşır. “Ben hastayım, elimde değil” söylemi, insanın kendi dönüşüm gücünü gölgeleme tehlikesi taşır. Oysa bağımlılıktan çıkış, bir tıbbi protokol değil, bir varoluşsal yeniden doğuş sürecidir. Travmalar, yalnızlık, anlam eksikliği, ekonomik baskılar, aile dinamikleri…Bağımlılığın kökleri çoğu zaman biyolojiden çok daha derinlerde, insanın ruhsal toprağında bulunur. Bağımlılıktan kurtulmak, bir maddenin yokluğuna değil, bir anlamın varlığına ihtiyaç duyar. İnsan, tetikleyicilerini fark ettiğinde, yeni alışkanlıklar geliştirdiğinde, çevresini yeniden düzenlediğinde ve sosyal bağlarını güçlendirdiğinde beynin plastisite kapasitesi devreye girer. Beyin yeni yollar açabilir; insan yeni bir hikâye yazabilir. Bu süreçte profesyonel destek bir rehberlik sunabilir; fakat dönüşümün kaynağı yine insanın kendisidir.

Sonuçta bağımlılık, bir hastalık olmaktan çok, insanın kendi yarasıyla kurduğu bir diyalogdur. Bir kaçış, bir arayış, bir çığlık, bir sığınak. Biyoloji bu hikâyenin yalnızca bir bölümünü anlatır; geri kalanı insanın ruhunda yazılır. Ve Maté’nin sözleri bu metnin kapanışına en çok yakışan cümledir:

“Bağımlılık, sevgiyle iyileşir; cezayla değil.”

Belki de bağımlılığın gerçek tedavisi, insanın kendine yeniden yaklaşmasıdır:

Korkmadan, kaçmadan, bastırmadan…Kendi karanlığının içine bir ışık taşıyarak.

Korhan Alev 150x150
Korhan Alev
Kurucu Ortak - Eğitmen & Koç

1968 doğumlu olan Alev, İstanbul Erkek Lisesi’nin ardından, İÜ İşletme Fakültesi’nde lisansını, University of Denver, ABD’de MBA yüksek lisansını tamamlayarak profesyonel hayatına 1993 senesinde TEB’de MT olarak başlamıştır. 1996 ‘da şube yönetiminde yer almış, 2001 yılından itibaren ise kariyerini Oyak Bank’ta sürdürme kararı alarak Genel Müdürlük Kurumsal Bankacılık Bölümünde Yönetici olarak çalışmıştır. Yapmış olduğu başarılı çalışmalar neticesinde 2003 yılında Gaziantep Kurumsal, 2005 yılında ise Gebze Kurumsal Şubeleri Yöneticiliklerine atanmıştır.

(Devamı için Tıklayınız)

Yorumlar devre dışıdır