Kadin ve liderlik

Kadın ve Liderlik: Hayatı Yönetme Cesareti

“Dünyada gördüğümüz her şey kadının eseridir.”
Mustafa Kemal Atatürk

Bir konuşmada bana “lider kadın ne demektir?” diye soruldu. O sırada salonda farklı hayat hikâyelerine sahip kadınlar vardı. İçlerinde engelli bir çocuk büyüten anneler de bulunuyordu.

Bu soruyu duyduğumda bir an durup düşündüm. Çünkü liderlik çoğu zaman yalnızca kurumları yöneten, kürsülerde konuşan ya da büyük organizasyonları idare eden kişiler üzerinden tanımlanır. Oysa hayatın içinde çok daha görünmez liderlik biçimleri vardır.

Bir çocuğun hayatını şekillendiren bir anne, ailesini ayakta tutan bir kadın ya da zor koşullar içinde yaşamı yeniden kuran biri… Bunların her biri aslında yaşamın içindeki liderlik biçimleridir.

Örneğin engelli bir çocuk büyüten anneler, bu görünmez liderliğin en zor ve en çarpıcı örneklerinden birini temsil eder. Ancak anneliğin kendisi de başlı başına bir sorumluluk ve hayat kurma becerisi içerir. Aslında her anne, hayatı kurma ve sürdürme sorumluluğu içinde kendi liderlik hikâyesini yazmaktadır.

Belki de liderlik bazen bir toplumu değil ama bir hayatı dönüştürme cesaretidir.

Kadının Çoklu Rolleri

İnsan yaşamı farklı rollerden oluşur. Sosyoloji ve psikoloji literatüründe sıkça kullanılan rol kavramı, bireyin bulunduğu konuma göre kendisinden beklenen davranışlar bütününü ifade eder. Hayat gerçekten de bir sahne gibidir ve insanlar bu sahnede farklı roller üstlenirler.

Kadın söz konusu olduğunda bu roller çoğu zaman iç içe geçer.

Kadın;

  • bireydir
  • annedir
  • eş veya partnerdir
  • çalışan bir emekçidir
  • bazen bir liderdir
  • bazen bir bakım verendir

Bu rollerin her birinin farklı beklentileri vardır. Annelik rolü sevgi, bakım ve koruma beklentilerini içerirken; çalışan kadın rolü başarı, üretkenlik ve performans beklentilerini içerir.

Anne önce çocuğunu bedeninde taşır. Daha sonra hayatında taşımaya devam eder. Ancak modern dünyada bu taşıma yalnızca çocukla sınırlı değildir. Kadın aynı zamanda işini, sorumluluklarını ve toplumsal beklentileri de taşımaktadır.

Bu nedenle modern kadının mücadelesi çoğu zaman farklı roller arasında denge kurabilme çabasında ortaya çıkar.

Annelik ve Çalışan Kadın Arasındaki Gerilim

Toplum uzun yıllar boyunca kadının temel rolünü annelik üzerinden tanımlamıştır. Oysa modern toplumda kadın yalnızca anne değil, aynı zamanda üretime katkı sağlayan bir bireydir.

Çalışan kadın rolü kadına ekonomik bağımsızlık, sosyal görünürlük ve kişisel gelişim alanı açar. Bununla birlikte iş yaşamı ile aile yaşamı arasında denge kurmak her zaman kolay değildir.

Bir yanda iş hayatının beklentileri vardır: performans, sorumluluk, rekabet ve zaman yönetimi. Diğer yanda çocukların, ailenin ve özel yaşamın ihtiyaçları bulunur.

Kadın çoğu zaman mükemmel anne, mükemmel eş ve başarılı çalışan olma beklentileri arasında sıkışabilir. Bu durum zaman zaman rol çatışmalarına ve görünmeyen bir psikolojik baskıya yol açabilir.

Modern dünya kadından çoğu zaman tüm rollerini aynı anda ve kusursuz biçimde yerine getirmesini bekler. Oysa belki de en büyük liderlik, bu beklentilerin arasında kendi özgün benliğini ve yaşam dengesini koruyabilme cesaretidir.

Ancak bu gerilim aynı zamanda yeni bir farkındalık alanı yaratır. Kadın kendi hayatının hangi alanında var olmak istediğini, hangi rolün kendisine daha fazla anlam verdiğini keşfetmeye başlar.

Tarih Boyunca Kadın Mücadelesi

Kadınların toplumdaki varlığı yalnızca modern zamanlara ait bir mesele değildir. Tarih boyunca kadınlar farklı biçimlerde toplumsal hayatın içinde yer almış, ancak çoğu zaman görünmez kalmışlardır.

Savaşlarda cephe gerisinde çalışan, üretim yapan, yaralıları iyileştiren kadınların büyük bir kısmının isimleri tarihe geçmemiştir. Buna rağmen onların emeği toplumların ayakta kalmasında önemli rol oynamıştır.

Osmanlı-Rus savaşında kahramanlık gösteren Nene Hatun gibi figürler bu görünmez emeğin sembolü haline gelmiştir.

Cumhuriyet dönemi ise Türkiye’de kadın hakları açısından önemli bir kırılma noktasıdır. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, kadınların toplumsal hayata katılımını modernleşmenin temel unsurlarından biri olarak görmüştür. Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi birçok Avrupa ülkesinden önce gerçekleşmiştir.

1930’da belediye seçimlerinde, 1934’te ise milletvekili seçimlerinde kadınlara tanınan bu haklar yalnızca hukuki düzenlemeler değil, aynı zamanda toplumsal dönüşümün güçlü bir göstergesidir.

Edebiyatta Kadının Sesi

Kadınların hikâyeleri yalnızca tarihte değil, edebiyatta da uzun süre görünmez kalmıştır. Birçok kadın yazar eserlerini yayımlayabilmek için takma isim kullanmak zorunda kalmıştır.

Jane Austen eserlerini anonim yayımlamış, George Eliot erkek takma adı kullanmıştır. Türkiye’de ise Suat Derviş gibi yazarlar toplumsal meseleleri cesurca kaleme almıştır. Daha erken dönemlerde Güzide Sabri gibi kadın yazarlar da kendi dönemlerinin sınırlarını aşarak güçlü kadın karakterler yaratmışlardır.

Bu durum bize önemli bir gerçeği gösterir: Kadınlar yalnızca edebiyatın konusu değil, aynı zamanda anlatıcısıdır.

Kadınların kendi hikâyelerini yazmaları, toplumsal hafızanın yeniden kurulmasında büyük bir rol oynar.

Tarih boyunca kadınların bir araya gelerek bilgi üretmeye çalıştıkları, okuma ve düşünme alanları oluşturdukları da bilinir. Bir dönem Avrupa’da kadınların akademik ve entelektüel örgütlenmeleri için kullanılan mekânlar ironik bir biçimde “uçan ofisler” olarak anılmıştır. Bugün ise dijital çağda uzaktan çalışma modelleri ve çevrim içi çalışma alanları hayatımıza girmiştir. Ofisler biçim değiştirmiştir; ancak kadınların eşitlik mücadelesi hâlâ devam etmektedir.

Bu makalede yalnızca birkaç kadın isminden söz edilebildi. Oysa tarih boyunca üretmiş, düşünmüş, yazmış ve toplumun dönüşümüne katkı sağlamış sayısız kadın vardır. Belki de yapılması gereken en önemli şeylerden biri, bu isimlerin yeniden hatırlanması ve onların yarattığı yaşam enerjisinin, yani dirimliliğin, görünür hale gelmesine katkı sunmaktır.

Masallar ve Kadının Gücü

Masallar çoğu zaman kadınları pasif karakterler olarak anlatır. Kurtarılmayı bekleyen prenses figürü bunun en bilinen örneklerinden biridir.

Ancak halk masallarının derinliklerine bakıldığında farklı bir tablo görülür. Zekâsı ve kararlılığıyla ülkesini yöneten kadınlar, bilmeceleri çözen prensesler ya da kaçırılan prensi kurtaran kadın kahramanlar da masalların içinde yer alır.

Masallarda ve mitolojilerde kadın yalnızca pasif bir figür değildir. Pek çok anlatıda kadın aklı, sezgisi ve bilgeliğiyle olayların yönünü değiştiren bir karakter olarak karşımıza çıkar. Binbir Gece Masalları’ndaki Şehrazat, bunun en bilinen örneklerinden biridir. Şehrazat yalnızca bir masal anlatıcısı değildir; bilgeliği ve zekâsıyla ölüm döngüsünü durduran bir kadındır.

Masal ve mitolojik anlatılarda kadın figürleri çoğu zaman sembolik anlamlar taşır. Yunan mitolojisinde Penelope sabır ve akıl ile özdeşleşirken, Daphne’nin defne ağacına dönüşmesi özgürlük ve dönüşümün sembolik anlatılarından biri olarak yorumlanır. Anadolu anlatılarında yer alan Sarı Kız hikâyeleri ise merhamet, fedakârlık ve toplumsal vicdanın hatırlatılmasıyla ilişkilendirilir. Bu anlatılar yalnızca geçmişe ait hikâyeler değildir; aynı zamanda insanın vicdan mekanizmasını harekete geçiren kültürel hafıza unsurlarıdır.

Kadın bilgeliği yalnızca masallarda değil, insanlık kültürünün birçok anlatısında karşımıza çıkar. Hayatın kaynağını temsil eden Havva figürü de bu anlatıların sembolik örneklerinden biridir. Bu figürler kadının yalnızca yaşamı doğuran değil, aynı zamanda yaşamı anlamlandıran ve dönüştüren bir güç olarak görüldüğünü gösterir.

Çalışma Hayatında Kadın: Mücadeleden Haklara

Kadınların toplumsal hayata katılımı yalnızca kültürel bir mesele değildir; aynı zamanda ekonomik ve hukuki bir meseledir. Kadınlar çalışma hayatında eşit ücret, eğitim hakkı ve mesleki yükselme gibi konularda uzun mücadeleler vermiştir.

Bugün dünya genelinde birçok uluslararası hukuk normu kadınların çalışma hayatındaki haklarını güvence altına almayı amaçlamaktadır. Ancak hukuki düzenlemeler tek başına yeterli değildir.

Kadınların ve çocukların dezavantajlı konumlardan güçlenen bireylere dönüşmesi; eğitim, sosyal destek, adil çalışma koşulları ve fırsat eşitliği politikalarıyla mümkün olabilir.

Ancak kadınların eşitlik mücadelesi yalnızca eğitim ve çalışma hayatıyla sınırlı değildir. Dünyanın birçok yerinde ve ne yazık ki ülkemizde de hâlâ şiddete, ayrımcılığa ve hak ihlallerine maruz kalan kadınlar ve çocuklar bulunmaktadır. Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri yalnızca bireysel trajediler değildir; toplumun bütününü yaralayan ve sosyal dokuyu zedeleyen ciddi bir insan hakları sorunudur.

Bu nedenle kadınların ve çocukların korunmasına yönelik hukuki mekanizmaların güçlendirilmesi, toplumsal farkındalığın artırılması ve dayanışma ağlarının yaygınlaştırılması büyük önem taşımaktadır. Uluslararası insan hakları belgelerinde de vurgulanan temel ilke; şiddetin önlenmesi, mağdurların korunması ve toplumsal bilincin güçlendirilmesidir.

 

Kadınların dirimliliğinin ve yaşam kurma gücünün korunması yalnızca bireysel bir hak değil; aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur.

Nesneden Özneye: Kadının Uzun Yolculuğu

Tarih boyunca kadınların toplumsal konumu çoğu zaman nesne olarak tanımlanmıştır. Sanatta model olan, hikâyelerde anlatılan ancak anlatan konumunda olmayan kadın figürü bunun en belirgin örneklerinden biridir.

Bilim dünyasında da kadınların varlığı uzun süre görmezden gelinmiştir. Buna rağmen bilimsel üretime katkıda bulunan kadınlar çalışmalarına devam etmiştir.

Bu mücadelelerin sembol isimlerinden biri olan Marie Curie, bilim dünyasında kadınların varlığını görünür kılan önemli figürlerden biridir.

Kadınların tarih boyunca verdiği mücadele aslında nesneden özneye geçişin hikâyesidir.

Kadın artık yalnızca anlatılan değil, anlatandır.

Yalnızca temsil edilen değil, üreten ve yön veren bir özne haline gelmiştir.

Bir Hatırlatma ve Bir Dilek

Kadın hakları mücadelesi bireysel başarı hikâyelerinin ötesinde kolektif bir mücadeledir.

Bugün Dünya Emekçi Kadınlar Günü, bu kolektif emeğin ve eşitlik mücadelesinin sembolüdür.

Kadınların cesaretinin, üretkenliğinin ve yarattığı kolektif enerjinin dirimliliğinin büyümesi; daha adil ve daha eşit bir toplumun kurulmasına katkı sağlayacaktır.

Dünya Emekçi Kadınlar Günü yalnızca çiçek verilen sembolik bir gün olmaktan öte; kadın haklarının, eşitliğin ve toplumsal adaletin yeniden düşünülmesi gereken bir farkındalık günüdür.

Hayatı dönüştüren, zorlukları aşarak yaşamı yeniden kuran, görünür ya da görünmez biçimde topluma yön veren tüm kadınların emeği saygıyı hak eder.

Ve belki de en önemlisi, hayatı değiştiren bu görünmez liderliğin değerini birlikte kutlama günüdür.

Tugba ozkabakci 150x150
Tuğba Özkabakçı
Danışman & Eğitmen

Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü 1996 mezunu olan Tuğba Özkabakçı, 2006 yılında IPI – İstanbul International Zerka Moreno Institute bünyesinde eğitimini tamamlamış; 2010 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Anabilim Dalı Human Resources Management and Development Yüksek Lisans Programı’nı bitirmiştir.

(Devamı için Tıklayınız)

Yorumlar devre dışıdır