Parasite

Alp Met     |  

Aynı Film: Statü Oyunlarının Psikolojisi

Geçenlerde merak ettim; sinemalarda “halk günü” sloganı hâlâ kullanılıyor mu diye? İsmi değişmiş sadece ve birçok salonda “Sinema Günleri” adıyla çarşambaları devam ediyormuş.

“Halk günü” ifadesi bugün kulağa ayrımcı ve sınıfsal geliyor. Ama niyeti, bugünün parlatılmış ve de dışlayıcı pek çok havalı kavramından çok daha samimidir.

“Exclusive”, “premium”, “platinium”, “limited edition”… Aslında bu kelimelerin ürün veya hizmetin yüksek kalitesinden ziyade bir sosyal statü sembolü olduğunu gayet iyi biliyoruz artık. İnsanlara bir şey satılmıyor; içeride olma hissi satılıyor, daha doğrusu dışarıda kalma korkusu…

Bu korkunun kaynağı çok eskidir. Çoğumuzun çocukluğunda saklı belki de. Arkadaşları tarafından oyuna alınmayan küçük bir çocuğu düşünün. Çocuk aklı bunu “Bende bir eksik var” diye kaydeder. Değersizlik duygusu işte tam orada filizlenir. Ve insan, atalarından miras kalan en büyük fobisiyle karşılaşır: sosyal dışlanmışlık.

Modern sistem bu duyguyu olağanüstü iyi tanır. Zor girilen mekânlar, VIP etkinlikler, bekleme listeleri, belli bir yaşam stilini adresleyen yüksek fiyatlı ürünler, ayrıcalıklar… Bunların hiçbiri tesadüf değildir. Tam tersine, davranış bilimlerinin en temel gerçeklerine yaslanır.

Robert Cialdini’nin ikna literatürüne kazandırdığı scarcity yani kıtlık ilkesi –bugün pazarlamada “limited edition” olarak karşımıza çıkan tez– boşuna bu kadar güçlü değildir. Az olan değerlidir varsayımı, akla değil milyonlarca yıllık bir içgüdüye hitap eder. Ve çoğu zaman az olan şey ürün değil, erişimdir. Erişimi bilerek kısıtlanmış olan şeyin ise beyne gönderdiği sinyal nettir: “Fırsatı (avı) kaçırırsan senin için iyi olmaz; önce dışarıda, sonra da aç kalırsın.”

İnsan burada mantığıyla değil, çocukluk hafızasıyla karar verir. “Bu kez oyuna alınabilirsin” umudu devreye girer ama daha yüksek bir bedelle. Nesnenin kendisi önemsizleşir; temsil ettiği statü fetiş hâle gelir. Daha fazla para öder, daha fazla çaba harcar, daha fazla taviz verir ve en önemlisi tüm yaşamını buna erişmek için çarçur edip harcar. Çünkü mesele ürün değildir; mesele, dışarıda kalmamaktır.

Parasite filminde yoksul ailenin zenginlerin evine gizlice girme motivasyonu tam da budur: Bir eve değil, hiçbir zaman giremeyeceklerine inandıkları bir evrene geçici de olsa adım atmış olmanın çekiciliği.

En ironik olan da şudur: Bu sistem insanı gerçekten tatmin etmez. Çünkü değersizlik duygusu nesnelerle veya anlamı olmayan gruplar tarafından kabul görmekle doyurulamaz. Sadece geçici olarak bastırılır. Sonra yeni bir eşik konur, yeni bir “özel alan” yaratılır, yeni bir dışlanma ihtimali üretilir. Döngü böyle sürer. İnsan yıllar sonra, aslında hiç muhtaç olmadığı şeyler uğruna ne kadar çok şey verdiğini fark eder.

Belki de asıl farkındalık, halk gününde oynayan filmle diğer günlerde oynayan filmin aynı film olduğunu anlayabilmektir.

Alp Met 150x150
Alp Met
Danışman & Koç

Alp Met, 30 yılın üzerindeki profesyonel kariyer yaşamında; Koç Topluluğu ve Turkcell Grubu’nda başta satış olmak üzere, pazarlama, kurumsal iletişim ve müşteri hizmetleri alanlarında orta ve üst düzey yöneticilikler yapmıştır.

Met, Profesyonel kariyerinin yanısıra;2016 yılından bu yana kendisinin geliştirmiş olduğu TED konuşmaları, nöro marketing ve hikâye anlatımı prensipleri üzerine yapılandırılmış “Hikâye Anlatıcılığı ile İkna Edici Sunum Atölyesi” eğitim programını gerçekleştirmektedir.

(Devamı için Tıklayınız)

Yorumlar devre dışıdır