Yeni nesil komsu

Buğra Esen     |  

Yeni Nesil Komşu

Ev alma komşu al… Komşu komşunun külüne muhtaç… Öyle mi Azizim?

Geçtiğimiz günlerde eski dostlarla buluştuğumuz bir sohbet ortamında sordular:

“Hocam senin İstanbul’da, taşındığın sitede kaç hane vardı?”

“3 bin civarında diye hatırlıyorum.”

“Ooo, ne şanslısın! Ne çok komşun vardır!”

Hemen cevap vermedim ama düşündüm: 4 yıldır bu sitede oturuyorum, bir tane komşuyu bile ismen tanımıyorum. Onlar da beni tanımıyor, merak edip sormuyor. üç bin komşu, sıfır tanıdık; demek ki sayı arttıkça, komşuluk azalıyormuş.

Bu yazıda kentsel yaşamla birlikte değişen komşuluk kavramını biraz konuşalım istedim. Ama bir sosyolog gibi değil; kendi penceremden, yani gayrimenkul ve yapılı çevre açısından. Çünkü yaşadığımız mekânlar dönüştükçe, ilişkilerimiz de ister istemez şekil değiştiriyor.

Filmi çok geriden başlatmaya niyetim yok. Türkiye’de kentsel yaşamın ağırlık kazanmaya başladığı 1950’li ve 60’lı yıllar yeterli bir başlangıç noktası olur. O dönemlerde apartman yaşamı, müstakil evlere göre adeta bir “modernlik göstergesi”ydi. Üstelik bugünkü gibi her köşe başında apartman yoktu; yapımı epey maliyetliydi ve genellikle yüksek gelir grubuna hitap ediyordu.

Apartman sadece bir yapı değildi, aynı zamanda bir yaşam biçimiydi. Kapılar çoğu zaman üstten kilitli olmazdı. “Komşuya geçiyorum” demek, karşıdaki kapıyı çalıp öylece girmek demekti. Evlerin tasarımları bile buna göreydi. Giriş kapısına yakın kocaman bir salon, küçük bir misafir tuvaleti (ilerleyen yıllarda ayakkabı dolabına dönüşecektir ama konumuzu bölmesin). Çünkü misafir eksik olmazdı. Yatak odaları ise daha içeride, koridorla ayrılan daha mahrem bir alandaydı. Hayat, duvarların içinde değil; insanlar arasında yaşanıyordu.

1970’li ve 80’li yıllara geldiğimizde apartman hayatı iyice yaygınlaşmıştı ve komşuluk dediğimiz kavram, neredeyse aileye alternatif bir sosyal yapı, “habitat”  haline gelmişti. O dönemi yaşayanlar hatırlayacaktır:

“Akşam maça gelin.”

“Çay koyduk, bir uğrayın.”

Hatta bu misafirliğin bir adı bile vardı: telesafirlik. Televizyonu olmayan komşular, olanın evinde toplanırdı. Amaç sadece televizyon değildi; birlikte vakit geçirmekti.

Aynı apartmanda yaşayan insanlar, birbirlerinin hayatına dokunuyordu. Bu yaşam biçimi o kadar yaygındı ki, yıllarca ekranlarda kalan TRT’nin Bizimkiler dizisi tam olarak bu apartman ortamını anlatıyordu. Belki de bu yüzden bu kadar benimsendi; aslında dizi izlemiyorduk, kendimizi izliyorduk.

1990’lara geldiğimizde sahne değişmeye başladı. Daha yüksek katlı binalar, daha büyük yerleşimler ve toplu yapı siteleri hayatımıza girdi. Bu yeni düzenin de kendine özgü avantajları vardı: güvenlik, otopark, sosyal alanlar… “Komşuya gitmek” yerini “asansörde karşılaşıp selam vermeye” bıraktı. “Üst dairede kim oturuyor?” sorusunun cevabı çoğu zaman bilinmez oldu. Bu sitelerin girişinde yer alan güvenlik noktaları sadece dışarıyı değil, aslında biraz da içeriyi birbirinden ayırdı. Artık komşuluk, spontane değil; kontrollü bir ilişki haline geldi.

2000’li yıllarda ise bu siteler büyüdü, genişledi, küçük birer şehir haline geldi. İstanbul’da Bahçeşehir, Ataşehir, Ankara’da Konutkent, Yaşamkent gibi bölgeler bu dönemde çoğaldı. Buna karşılık metrekareler küçüldü, salonlar oturma odasına dönüştü. Bu yeni düzende komşuluk da yeniden tanımlandı: Aynı yürüyüş parkurunu paylaştığınız, aynı spor salonunda yan yana koştuğunuz ama çoğu zaman adını bilmediğiniz insanlar… Komşu artık “yakın” ama aynı zamanda “uzak”tı.

Derken 2010’lara geldik ve işin yönü tamamen değişti. Bu sefer duvarlar değil, ekranlar devreye girdi. İnsanlar önce Facebook ile tanıştı ve gerçek hayattaki arkadaşlıklarını dijital ortama taşıdı. Ardından Instagram, Twitter, LinkedIn geldi ve insanlar daha önceden hiç tanımadıkları ama aynı biçimde düşünen, aynı ilgi alanlarına sahip kişilerle yoğun iletişim kurmaya başladı. Dijital dünya, artık yeni bir habitattı.

Sabahları “günaydın!” dediğiniz, başarılarını kutladığınız, desteklediğiniz, zor günlerinde mesaj attığınız insanlar… Ama kapı komşunuz değiller. Komşuluk, fiziksel mekândan bağımsız hale geldi. Aynı binada yaşamadan komşuluk hissi sunan bir dönem. Zaten binadaki, asansördeki komşuluk ilişkisi “nasılsınız?” deyip kulaklığı takmak seviyesine gelmişti.

2020’ye girerken ise bambaşka bir kırılma yaşandı: Pandemi. Herkes bir anda paldır küldür evine kapanmak zorunda kaldı. Okul, iş, toplantı, hatta kahve sohbetleri bile ekranlara taşındı. Zoom, Teams gibi dijital mecralar sayesinde yeni bir gerçeklikle tanıştık: “Ofis” aslında zorunlu bir mekân değilmiş, sadece bir bağlantıymış. Özellikle beyaz yakalılar için evden çalışmak pekâlâ mümkünmüş.

Son bir-iki yılda ise belki de en ilginç aşamaya geldik: Yapay Zekâ. ChatGPT gibi sistemler artık sadece bilgi veren araçlar değil; bize bir komşu kadar yakın. Sorulara cevap veriyor, sohbet ediyor, fikir yürütüyor, bazen dert dinliyor, derdimize çare üretiyor.

Eskiden komşumuz kapıyı çalardı, şimdi biz çağırıyoruz. Eskiden gelmesi bazen istenmezdi, şimdi gitmesi tamamen bizim kontrolümüzde. Komşuluk ilişkisi artık konfor alanımıza göre şekilleniyor; rahatsız etmeyen, yormayan, hep müsait olan bir “komşu”. Ama bir o kadar da gerçek olmayan.

Apartmanla başlayan, sitelerle dönüşen, sosyal medya ile dijitalleşen komşuluk kavramı, bugün artık fiziksel olarak var olmayan muhataplara kadar evrilmiş durumda. Peki bundan sonra ne olacaktır? On yıl sonra, Yirmi yıl sonra… Kapınızı çaldığında açmak isteyeceğiniz komşu hangisi olurdu: yan dairedeki mi, yoksa ekranın içindeki mi?

Yoksa artık kapısı çalınsın istemeyen bir nesle mi dönüşmekteyiz?

Kalın sağlıcakla…

Bugra esen 150x150
Buğra Esen
Danışman & Eğitmen

1976 doğumlu olan Esen, Ankara Yükseliş Koleji’nin ardından 2000 yılında ODTÜ Mühendislik Fakültesinde lisansını, 2003 yılında da University of Illinois – Chicago’da da MBA yüksek lisansını tamamlamıştır. 2004’te gayrimenkul sektörüne adım atmış, 2006 yılına kadar Nurol GYO bünyesinde görev yapmıştır.

2006 yılından itibaren Ankara’da Öncü Kentsel Dönüşüm firmasında proje fizibilitesi ve matematiksel modelleme konularında çalışmıştır. 2015-2018 yılları arasında Alman REC Partners GmBH’nin Türkiye’deki çözüm ortağı olarak alışveriş merkezi, turistik tesis, kentsel yenileme gibi büyük ölçekli proje değerleme faaliyetlerinde bulunmuştur.

(Ayrıntı için tıklayın...)

Yorumlar devre dışıdır