Değer mi hiç?
Bu ayki yazımın başlığını atarken Sezen Aksu’nun nostaljik şarkısından esinleneyim, okuyucularımıza melodik bir açılış yapayım diye düşündüm. Sanatçı “Değer mi?” diye sormuş, ben de soruyu bir adım geriden başlatayım:
Değer Nedir?
Değer ilginç bir kelimedir. Hem maddi hem manevi anlamda çok sık kullanılır. Teknik, sosyal, ekonomik, sanatsal alanlarda da kullanılır. Yeri geldiğinde fiil, yeri geldiğinde sıfat olur, jokerdir.
Değer bazen fiyat, bedel, tutar gibi kavramlarla karıştırılır. Önce bunlara bir açıklık getirelim.
Fiyat, bir mal veya hizmetin karşılanması için istenen maksimum paradır. Genellikle seri üretim ürünlerin bir fiyat barkodu olur. Gofret, kitap, pil, diş fırçası, kolonya gibi.
Bedel ise fiyattan biraz farklıdır. Bir malın el değiştirmesi veya hizmetin gerçekleştirilmesi için verilmiş̧ olan reel karşılıktır. “Fiyattan ne farkı var Hocam?” derseniz; bazen indirim olur bazen taksit yapılır bazen de kampanya olur, “3 al 2 öde” gibi.
Tutar da zaten para miktarı demektir. Para nedir diyerek konuyu çok da dağıtmayalım ama şu kadarını belirtelim: Para aslında bir semboldür, alışverişin gerçekleştirilmesini kolaylaştırır.
Değer bu saydıklarımızla her zaman aynı karşılığa denk gelmeyebilir. Değeri anlamak için bir kıyaslamaya ihtiyaç̧ vardır. Kıyaslanamayan şeylerin değerinden bahsedilemez. Değer, bir varlığın ya da oluşumun parayla değiştirilebilme oranıdır. Aynı zamanda, o varlığın ya da oluşumun faydasına, insanların para karşılığında atfettiği ölçüdür. Dolayısıyla değer oluşumunda, bir insan bakış̧ açısı ve psikolojik faktör vardır.
Değerdeki bu insan faktörünü en iyi açıklayan kaynaklardan biri, ekonomi biliminin kurucularından Adam Smith’in yaklaşık 250 yıl önce kaleme aldığı Ulusların Zenginliği (Wealth of Nations) eseridir. Smith bu eserde şunu sorgular:
Faydalı Olan mı Değerlidir Yoksa Kıt Olan mı?
Bunu açıklamak için de elmas ve su paradoksunu öne sürer. Sudan başlayalım. Su çok faydalıdır ve suyu her gün kullanırız; birkaç litre su içeriz, çay, kahve. Çamaşır, bulaşık yıkanır, duş alınır, yemek yapılır, bahçe sulanır. Susuz bir gün bile geçiremeyiz. Peki suya ne kadar değer veririz? Kendimden örnek vereyim, ben İstanbul’da yaşıyorum ve belediyenin bir iştiraki olan Hamidiye marka su tüketiyorum. Fiyatı uygun, lezzeti yerinde; herkese tavsiye edebilirim. Zaten “su” dendiğinde içerik hep aynı, H2O. Müthiş bir performans beklentim yok. Buna karşılık su, aylık bütçemde çok küçük bir yer tutar. Peki şunu soralım: Suya ne kadar zam gelirse almaktan vazgeçeriz? Suyun fiyatını 10 katına çıkarsalar, ya da 50 katına?
Siz bu soruya cevap verirken tartışmamızın diğer ucu olan elmas, yani pırlanta yüzüğe bir bakalım. Pırlanta yüzük, insanlara nasıl bir fayda sağlar? Küçüklüğümüzde bilmece gibi sorarlardı: Issız bir adaya düşeceğinizi bilseniz, Robinson Crusoe gibi, yanınıza alacağınız 3 şey ne olurdu? Pırlanta yüzük almazdınız sanırım. Kibrit, olta, fener, kova, balta gibi size faydası olacak eşyalar alırdınız. Issız adada, pırlanta yüzüğün size bir faydası yoktur. Ama bugün her alışveriş merkezinde, gayet de iyi iş yapan 3-4 tane markalı pırlanta mağazası görmek mümkündür. Bazı okuyucularımızı duyar gibiyim “Hocam, sen hani gayrimenkul değerleme uzmanıydın, ne ara kuyumcu oldun?”
Hemen konuyu kendi sektörüme bağlayayım. Gayrimenkul dünyasının pırlanta yüzükleri de İstanbul Boğazı’ndaki yalılardır. Sormak isterim efendim; siz Türkiye’de, İstanbul Boğazı’ndakilerden daha pahalı evler gördünüz mü? Peki, bu yalılar neden böyle pahalı diye hiç düşündünüz mü? (“Manzara” demeyiniz lütfen, Kartal’daki, Balat’taki evler de manzaralı)
Objektif bir değerlendirmeyle; yalılar genellikle eski, konforsuz, masraflı, rutubetli, ısıtılması zor evlerdir. Akıllı bina, yeşil bina gibi özellikleri de yoktur. Birçoğu da riskli yapıdır, depremde yıkılabilir, üfleseniz de yıkılabilir. Mukayese etmek gerekirse; İstanbul’da ortalama bir banliyödeki yeni bir toplu konut sitesi, içinde yaşayanlara daha fazla konfor sağlamaktadır. Asansör, otopark, jeneratör vardır. Girişte güvenlik, peyzaj, temizlik hizmetleri vardır. Daha iyi ısınır, daha sağlamdır, daha ergonomiktir. Peki o halde neden sadece bir adet yalının değeri bile, o toplu konut sitesinin tamamını satın alacak kadar yüksektir?
İşte tam da burada, “değer” kavramındaki o insan algısı, psikolojik faktör ortaya çıkmaktadır. İstanbul Boğazı’nda yalı sahibi olmak, faydalı ve konforlu bir meskene sahip olmak demek değildir. Bu yalılar sayıca kıttır ve sahiplerine bir çeşit itibar sağlar- tıpkı pırlanta yüzük gibi. İtibar, prestij, statü, muhit gibi kavramların teknik bir karşılığı yoktur. İnsanlar bu olgulara önem atfettiği için değer yükselir. İstanbul Boğazı’nda yalı sahibi olmak sınıfsal bir tanımdır, güçlü bir imaj oluşturur. Öyle ki, yalı yaşamını konu alan birçok televizyon dizisi çekilmiştir. Benim de bugün yalım olsa ve bu yazıyı size oradan yazıyor olsaydım… Nasıl bir haz, nasıl bir keyif! “Benim Boğazda Yalım Var!” derdim, ağzım kulaklarımda…
İşte bu türden değer oluşumlarını, yapay zekâ henüz pek çözümleyemiyor. Yapay zekâ faydayı hesaplayabilir ama arzunun matematiği yoktur. İnsana özgü hazları, insanların değerleri bulduğu bileşenleri matematiğe dökmek de kolay değildir. Bir yalının teknik özelliklerini yapay zekâya verip değerini hesaplamasını istesek muhtemelen sıfır puan ederdi; eski, masraflı, faydasız ve konforsuz bir mesken.
Girişte bahsettiğimiz değer mi konusuna dönecek olursak hem insan olmamızın hem de bir topluluk içinde yaşıyor olmamızın manevi ağırlığını kabul etmemiz gerekir. Yaşamda sadece fayda katmanına önem veriyor olsaydık lüks tüketim diye bir harcama kalemimiz olmazdı. Bize haz veren sanat, antika, nostalji, anı, heyecan, eğlence, deneyim gibi konulara önem atfetmemiz, bunlar için para harcamamız, değer kavramının psikolojik yönüyle ilgilidir. Oscar Wilde, “Bana lükslerimi verin, gereksinimlerim olmadan da yaşarım” derken bunu kastetmiştir.
Kapanışı yaparken siz değerli okuyucularımız için Adam Smith’in değer sorusunu biraz değiştirelim
– Hayatta sadece bir ev hakkınız olsaydı, yalıyı mı seçerdiniz yoksa site içindeki daireyi mi?
Anket sonuçlarını merakla bekliyorum.

1976 doğumlu olan Esen, Ankara Yükseliş Koleji’nin ardından 2000 yılında ODTÜ Mühendislik Fakültesinde lisansını, 2003 yılında da University of Illinois – Chicago’da da MBA yüksek lisansını tamamlamıştır. 2004’te gayrimenkul sektörüne adım atmış, 2006 yılına kadar Nurol GYO bünyesinde görev yapmıştır.
2006 yılından itibaren Ankara’da Öncü Kentsel Dönüşüm firmasında proje fizibilitesi ve matematiksel modelleme konularında çalışmıştır. 2015-2018 yılları arasında Alman REC Partners GmBH’nin Türkiye’deki çözüm ortağı olarak alışveriş merkezi, turistik tesis, kentsel yenileme gibi büyük ölçekli proje değerleme faaliyetlerinde bulunmuştur.

